mahmud efendi - mahmud ustaosmanoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mahmud efendi - mahmud ustaosmanoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Mayıs 2017 Perşembe

İsmailağa Cemaati'nde kavga bitmiyor | Akademi Dergisi

akademi dergisi, mehmet fahri sertkaya, cübbeli ahmet hoca, ismailağa cemaati, kıyamder, fatih medreseleri, recep konuk, mahmud efendi - mahmud ustaosmanoğlu,


İsmailağa Cemaati’ne mensup Fatih Medreseleri ve Kıyam-Der’in Mekke’deki çatışması, Cemaat içindeki ayrışmayı tekrar gündeme getirdi...

İsmailağa Cemaati’ne mensup Fatih Medreseleri ve Kıyam-Der’in Mekke’deki çatışması, Cemaat içindeki ayrışmayı tekrar gündeme getirdi.

Fatih Medreseleri sosyal medya hesabından “İsmailağa Derneği Başkanı Recep Konuk'dan Kabe’deki saldırı ile alakalı açıklaması” başlığıyla bir video paylaştı. Videoda Recep Konuk, “Cübbeli Ahmet Hoca” olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü’ye ve İsmailağa Vakfı’na çok sert ifadelerle yüklendi.

KABE’DEKİ CEMAAT ÇATIŞMASINDA NELER OLMUŞTU?

İsmailağa Cemaati’ne bağlı iki farklı grup Mekke’de 25 Nisan akşamı birbirine girmişti. Umre yapmak üzere Mekke'ye giden Fatih Medreseleri üyeleri ile Kıyam-Der’in Kabe’ye bir km uzaklıktaki otel önündeki kavgasında 8 kişi yaralanmıştı. Bu kavga üzerine Fatih Medreseleri ve Kıyam-Der yaptıkları açıklamalarla birbirlerini suçladılar. Fatih Medreseleri yaptığı ilk açıklamada, Emre Altınkum önderliğindeki Kıyam-Der üyelerinin kendilerine saldırdığını iddia etmişti. Kıyam-Der ise, saldırıdan Masum Bayraktar’ı sorumlu tutarak, Fatih Medreseleri’ne itibar edilmemesi gerektiği ifade etmişti.

2 Mayıs’ta İsmailağa Camii İlim Ve Hizmet Vakfı sitesinde yapılan açıklamada da Fatih Medreseleri ile İsmailağa Cemaati’nin ilişkisinin kesildiği ifade edilerek Kıyam-Der’e sahip çıkıldı. Açıklamada, Fatih Medreseleri ve Masum Bayraktar’a ilişkin çok ağır ifadeler dikkat çekti. 

İsmailağa Camii İlim Ve Hizmet Vakfı’nın resmi internet sitesinde yapılan açıklama şöyle:

RECEP KONUK’TAN CÜBBELİ AHMET’E: “YAHU SEN KİMSİN?”

Cübbeli Ahmet Hoca’nın Kabe’deki çatışmayı sanki oradaymış gibi anlattığını ifade eden Recep Konuk, Cübbeli’nin ağır ithamlarda bulunduğunu ifade etti. Masum Bayraktar’ın İsmailağa Cemaati’nin uzaklaştırıldığı şeklindeki ifadelere sert çıkan Recep Konuk, Cübbeli Ahmet Hoca ve İsmailağa Vakfı’na şu ifadelerle yüklendi:

➥ “Yahu sen kimsin? Sen bu Cemaatin uzaklaştırma veya yakınlaştırma mercisi misin? Yine İsmailağa Vakfı’na sesleniyorum. Siz efendi hazretleri yerine (Mahmut Usta Osmanoğlu’nu kastediyor) nasıl karar verirsiniz? Nasıl ithamlarda bulunursunuz? Cübbeli Ahmet Hoca, efendi hazretlerimiz buyuruyor; ‘Her mahalleye bir kız bir erkek medresesi açın’ Biz oyuz. İsmailağa İlim Hizmet ve Yaşatma Derneği Başkanı olarak söylüyorum. Bizim medreselerimiz var. Benim bir tek medresemde 86 talebe var Cübbeli Hoca. Senin hangi medresende kaç taleben var açıkla. Sen efendi hazretlerini temsil edemezsin. Efendi hazretleri adına açıklama yapamazsın. Ben yaparım. Çünkü efendi hazretlerinin yolundan geliyoruz. Yüzlerce medresemiz var. Yüzlerce hocamız, binlerce öğrencimiz var.”

KIYAM-DER İSMİ BIÇAKLI SALDIRI OLAYINDA DA GÜNDEME GELMİŞTİ

İsmailağa Cemaati lideri Mahmud Ustaosmanoğlu’nun yakınındaki isim ve Marifet Derneği Yönetim kurulu üyesi Şefik Kocaman'ın Fatih Çarşamba’da bıçaklı saldırıya uğraması sonrasında da Kıyam-Der ismi gündeme gelmişti. Saldırı sonrasında Marifet Derneği yaptığı açıklamada, saldırganın Kıyam-Der üyesi olduğunu ve derneğin Cübbeli Ahmet Hoca’ya yakın durduğunu öne sürmüştü. İsmailağa Vakfı ve Cübbeli Ahmet Hoca’nın Fatih Medreseleri’ni eleştirirken Kıyam-Der’e ilişkin sert sözler söylemekten çekinilmesi dikkat çekti.

27 Temmuz 2013 Cumartesi

Ne Said-i Nursi nede Mahmut Efendi gerçekten Mürşid Müceddid değiller

mahmud efendi - mahmud ustaosmanoğlu, mustafa akkoca, said-i nursi, sanal ve çizgi film müceddidi yazı dizisi, slider,



52 yıl önce hatasıyla-sevabıyla Allah’ın rahmetine kavuşmuş bir zât hakkında, münhasıran ticârî maksatlara ma’tuf, senaryolar yazılıyor, kurgular düzenleniyor, filmler, çizgi filmler çekiliyor. Mazrufu aynı olan, genelde birbirinin tekrarı travmalar neticesi yazılmış risâle’ler, renklendirilerek, çeşitlendirilerek piyasaya veriliyor.

Aziz kardeşler, Risâle-i Nûr Şakird’leri! Artık bu parlatma işine bir son veriniz!
İstanbul Bakırköyü’nde bulunan, Ruh Hastalıkları Hastahanesi’nin kurucularından Merhûm Mazhar Osman Uzman Hoca’ya demişler ki, “Hocam! Size herkes ‘Deli’ diyor, siz ne diyeceksiniz?” Mazhar Osman Uzman Hoca, hafif tebessüm etmiş ve “Bütün Türkiye halkı bir araya gelse ve benim için, ‘Mazhar Osman Deli’dir,” dese, ben deli olmam, fakat ben herhangi birisine ‘Delidir’ diyorsam, o gerçekten delidir,” diye cevap vermiştir. 

Asr-ı Saadet’ten i’tibâren, beher bin yılın başında gelen müceddid’ler müceddidi ve Kutbu’l-Aktab’lar ile beher yüzyılda gönderilen Müceddid, Mürşid-i Kâmil ve Mükemmil, Medâr Mürşid’ler, Nasib-i Ezelisi ile tâ Âlem-i Ezelde, ruhlar âleminde Tensib-i İlâhî ile tensip edilir ve seçilirler. Cisme bürünüp bu âlemde tecdid ve irşâd vazifesiyle vazifelendirildiklerinde, “Selli-Seyf” ederler. (Bu ta’bir tasavvufî bir mecazdır.) Yâni, tecdide ve irşada me’mur olduklarını sarahaten (açıkça) ilân ederler. Tıpkı Allah tarafından kavimlerini, ümmetlerini irşad ve ihda (hidayete-doğru yola getirme) için gönderilen Peygamber’ler, öncelikle kendilerinin Allah tarafından gönderilmiş birer elçi olduklarını, kendilerini Allah’ın yoluna Sırat-ı Müstekîme (dosdoğru yola) da’vet etmek üzere vazifelendirildiklerini iddia ve ilân ederler. Allah bu Peygamber’lerin sıdkını, iddia ve da’valarında hakk olduklarını ispat zımnında hakîkî ve sadık Peygamber’lerin ellerinde mu’cizeler, hâriku’l-âde, insanların say-ü gayretiyle bilim, fen, ustalık ve mahâretleriyle aslâ elde edemeyecekleri, ölülerin diriltilmesi, tıbben şifası mümkün görülmeyen hastalıkların şifası, ağaç kütüğünün dile gelip konuşması vs. mu’cizelerin zuhur etmesi gibi, Sahib-i Zaman, Mürşid-i Kâmil ve Mükemmil, Müceddid ve Medâr Mürşid’ler de, yaşadığı yüzyılda kendisinin irşad ve tecdid ile vazifeli olduğunu, Medâr Mürşid de olduğundan bu asırda kimin elinde ne gibi bir emânet varsa ehline teslime mecbur olduğunu açıkça ilân eder ve bu hususu büyük bir mahfiyatkârlıkla ve ehlince ma’lum usûl ve yollarla ispat eder. 


Her bir asır’da, Sahib-i Zaman, Mürşid-i Kâmil ve Mükemmil, Müceddid ve Medâr Mürşid’ler, bu vazifelerini hakkıyla yerine getirmişler. Bir taraftan kendi vazifelerini tebliğ ve ilân ederken, diğer taraftan her devir’de zuhur eden müteşeyyih’leri (şeyh olmadıkları ve kendilerine herhangi bir vazifede tevcih edilmediği halde, kendi kendilerini şeyh ilân eden veyâ, “Şeyh uçmaz, onu müridleri uçururlar,” fahvasınca, kendileri müceddid’lik iddiasında bulunmadıkları halde, ba’zılarının sağlıklarında, ba’zılarının da vefat etmelerinden sonra, bağlıları, mürid’leri, (filhakîka, bunlara mürîd denilemez, mürid’lerin olması için evveliyetle, bir Murad bulunacak, Murad olmayınca elbette mürid’ler de olmaz). 

Sahib-i Zaman, Mürşid-i Kâmil ve Mükemmil, Müceddid ve Medâr Mürşid, hayatlarında mürşid’lik, müceddid’lik iddia eden, kendisi iddia etmediği halde talebesi, taraftarları ve şakird’leri tarafından böyle gösterilen bütün zevâta, en yakınında bulunanlar tarafından haber göndererek, “Bu asır’da emânetin kendisinde olduğunu, gökyüzünde uçan kuşların kanatlarında, okyanus’ların derinliklerinde yüzen balıkların süzgecinde zerre kadar manevi bir emanet varsa, bize teslime mecburdur. Bu sebeple vazifeniz ve yetkiniz bulunmadığı halde insanlara mürşid’lik ve müceddid’lik yapmaya kalkarsanız, dâl ve mudîl durumuna düşersiniz. (Dâl ve Mudîl, kendisi dalâlette olduğu gibi, başkalarını da dalâlete sürükleyen, demektir.) 

Devrim müteşeyyih’leri ya da kendilerinin böyle bir iddiası bulunmayan ve fakat kendisine tâbî olanların böyle iddia ettikleri zevât, “Bizim böyle bir iddiamız yoktur, bizi sevenlerin, dostlarımızın böyle bir yakıştırmaları aslâ bizi bağlamaz, biz cemaatimize ve bizi sevenlerle sadece dinî sohbetlerde bulunuyoruz,” diye cevap vermişlerdi. 

Muhip’leri ve taraftarları tarafından sonradan bu gibi zevâta isnad olunan muhtelif tarihlerdeki sohbetlerden faydalanılarak ortaya konulan eserlerde herhangi bir tasavvufî derinlik yoktur. Mızraklı ilm-ihâl seviyesinde sohbetlerdir, memnuniyetle ifade edelim ki, bu zevât dahî sohbetlerinde, onların sohbetlerinden faydalanılarak ortaya konulan kitaplarda Ehl-i Sünnet i’tikadından aslâ ta’viz vermemişlerdi. Esâsen bu zevât’dan hiçbirisi, doğrudan ve açıkça kendilerinin mürşid ve müceddidi olduklarını da idida etmemişlerdi. Dolayısiyle, sadece dinî, i’tikâdî ve fıkhî sohbetlerle mahdut bu sohbetler, elbette yukarıda ifade edildiği gibi “Dâl ve Mudîl” durumuna düşürmez. Ancak hakîkî ve ehlî mürşid ve müceddid olmayanların tasavvufî sohbetlerinde bulunmak İmam-ı Rabbânî ve Müceddidi Elf-i Sânî Hazret’lerinin ta’biriyle “Semmi Kâtil”dir, yâni öldürücü bir zehirdir.
Tıpta uzmanlığı olmayan, uzmanlık şöyle dursun, tıp tahsili bile bulunmayanların, beyaz önlükler giyinip, hastaları muayene ve tedaviye kalkmaları ne ise irşad ve tecdide me’zun olmadıkları halde, bu vadîde herhangi bir çalışmaları, say-ü gayretleri bulunmadığı halde, bırakınız mürşid’liği, müceddidliği, gerçek manada bir mürşid’in, müceddidin müridi olmaya bile lâyık olmayanlara, talebesi, şakird’leri, müceddid’lik yakıştırmasında bulunurlarsa, Sahib-i Zaman, Mürşid-i Kâmil ve Mükemmil, Müceddid ve Medâr Mürşidin tasarruf-u hakîkî’ye intikalinden cesaret alıyorlarsa, fena halde yanılıyorlar. İmam-ı Rabbânî Evladı, son ferdine kadar hayatta oldukları müddetçe, aslâ sahâbe düşmanlığına, sünnetlerin unutturulup, bid’at’ların zuhuruna, nâehil, liyâkatsız, müteşeyyih’lere ve onları parlatmaya çalışan kalpazanlara geçit vermeyeceklerdir. 

Hayatında, hiçbir veçhle kendisinin tasavvufla irtibatından bahsetmeyen, bilakis zamanın tarikatlar zamanı olmadığını risâlelerinde sık sık tekrarlayan birisinin tasavvuf, kalbin ruhun, Letâif-i Seb’a’nın ahlak-ı Redîe ve rezile’den tasfiyesi, Nefs-i Emmâre’nin yavaş yavaş tezkiyesiyle, Nefs-i Levvâme, Nefs-i Mülheme, Nefs-i Mut’mainne, Nefs-i Râziye ve Marziyye ve Nefs-i Nâtıka mertebelerine ulaşabilmesi için, mutlâkâ ya Sevgili Peygamberimizden i’tibaren Sıddık-ı Ekber tarikatıyla teselsül eden, Zikr-i Hafî yolu ki, “Allah” Laza-ı Celili ki, “İsmü’z-Zât, El-Müstecmu Bicemî’l-Esmâ ve’s-Sıfât” (Sadece Allah’ın Zâtı’nın ismi ve bütün isimleri ve sıfatları kendinde toplayan “Allah” ismi celiyle zikri esas alan, halk arasında “Nakşîlik” olarak bilinen tarikatta, ya da Hazret-i Peygamberimizden i’tibâren, Haz. Ali Kerema’llâhu Vechehû Efendimizden teselsül eden, Zikr-i Celî yolu, Nefiy ve isbât, “Lâilâhe İll’allah” zikrini esas alan ve Abdülkâdir-i Geylânî’ye nisbeten “Kâdirî’lik” veya bunlardan türeyen “Turuk-u Âliye’den” birisine intisap etmeden, Seyr-i Sülûkini tamamlamadan, ehil bir Mürşid-i Kâmil’in ma’nevî terbiyesi altına girmeden, çilesini çekmeden, mürşidlik, müceddid’lik şöyle dursun, İnsan-i Kâmil bir mü’min bile olunamaz. 

Günümüzde meydanı boş zanneden ba’zıları, televizyon, televizyon dolaşıp stand up yaparak, “Ben de ne varsa Mahmuduma verdim,” yalan sloganıyla birilerini mürşid ve müceddid ilân ediyor. Tabiî ki, tek taraflı, kendisine herhangi bir cevap verecek ehil bir kimsenin bulunmadığı bir zeminde.. Eğer bu zâtın karşısında en azından tasavvuf mevzuatına âşina birisi çıksaydı da, “Ahıskalı’ya herhangi bir şey vermemişse ma’bud, ondan ne alacaktı Mahmud,” dese acep ne cevap verirdi. 

Şimdi, Said-i Kürdî’nin, şarkid’leri koro halinde üstad’larını müceddid ilân etmişler, fakat bunu dürüstçe yapmıyorlar. Hemen hemen tamamı Rahmet-i Rahman’a kavuşmuş, Aziz Milletimizin yüzakı, ulemâ, üdebâ ve mürşid ve müceddid’lerin ağzından ve onların görüşüymüş gibi, onların şahidliğinde yapıyorlar. (Devam edecek...)

Mustafa Akkoca
28 Ocak 2012
oncevatan.com.tr

Bu güne değin en çok tıklanılanlar